Emine PİŞİREN


O ÇOCUK YUTKUNUYORDU....

.


O ÇOCUK YUTKUNUYORDU...

Bakmakla görmek arasında nasıl fark varsa, hissetmekle ve duygulanmak arasında da oldukça fark ve benzerlikler, hatta dört fiilin arasında benzer ilintiler vardır.

İlki somuttur. İkinciler soyuttur. Her ikisinin neticesi somuta dönüşür.
Nasıl mı?
Kısa örneklerle açayım konumu:

Hani, çoğumuzun bildiği eski bir hikaye vardır:

"...İki adam parmaklıkların arkasındadır. Biri yerdeki at pisliğini görür, diğeri gökteki ay ve yıldızları..."
Hissedense gözlerini yumar güneşin sıcaklığını teninde duyumsar.
Duygulanansa küçük bir kız çocuğunun aç bakışlarına değince gözleri, sol yanında şevkat ve merhamet duygusu oluşur. Eyleme geçer. Vermek gibi...
Belki ikinci baskı olacak, ama sevdiğim bir hikayeyi yazmadan geçemeyeceğim:

" Küçük bir çocuk, med cezir sonsası kumsala vurmuş deniz yıldızlarını tek tek denize fırlatmaktaydı. Sahilde yürümekte olan adam, çocuğa yaklaşıp sorar;
'Bir ay sonra yine onlar kıyıya vuracak. Ne değişecek ki?'
Çocuk, eline yerden bir deniz yıldızı alır, olabildiğince denize fırlatır.
'Bakın bunun için çok şey değişti.' Der". 
...
Adam baktı, ama görmedi deniz yıldızlarının yaşama tutunmak için kumda can çekiştiklerini.
Çocuk görmüştü.

İşte böyle uzar gider söyleşimiz. Zira hayat ve insan olunca konu,
Uzundur hissetmenin, duyumsamanın hikayeleri.
Kendimden örneklemek istersem; daha dün yeni bir hikayenin içinde rol almıştım: Bakın ne geldi başıma..!

"...Denizden çıkmıştım.  Evle deniz arasında ki mesafe 250 adım ya vardı, ya yoktu... Ama üşendim nedense. Midemden gelen gurultular, ayaklarımı kebapçıya yöneltmişti. Bahçe kısmına geçip oturdum. Siparişimi verdim. Kısa bir süre sonra garson istediklerimi getirmiş, ben de yemeğe başlamıştım...beni izleyen minik gözleri farkedene kadar tabi...
Onu utandırmadan yan gözle izledim. Tam başımı ondan yana çevirsem başka tarafa bakıyordu. O minik elleri yerdeki kum birikintisi ile oyalanıyordu...
Garsonu işaretimle masaya çağırdım. Yarım ekmek et dönerle ayranı sipariş ettim. 2 metre uzağımda oturmakta olan 5 yaşlarında ki, o kız çocuğuna vermesini fısıldadım.
İçimden o beni yutkunarak izlemekte olan çocuğun gitmemesi için dua etmekteydim.
Beş dakika sonra garson onun yanına yaklaşınca minik çocuk güvercin gibi sıçramıştı oturduğu yerden. Ürkmüştü. Minik ayakları koştururken, garson da peşi sıra koşmaktaydı. Solmuş gri elbisesinden yakalamıştı. Uzattığı ekmeği kapıp kaçan çocuğun gözden kaybolana kadar bakışlarım ondan ayrılmamıştı.
Garsona teşekkür edip kalan lokmalarımı yerken içime yayılan duygunun rengi huzurlu bir mutluluktu."
...
Yaşadığım bu hayat hikayemde bakmak, görmek, duygulanmak ve hissetmek dörtlüsünü eyleme dönüştürmenin sonucundaki evrensel 4 olguyu yaşamıştım.

Hani Sylviane Herpin adlı yazar der ki,
Düşündüğünüz,
Söylemek istediğiniz,
Söylediğinizi sandığınız,
Söylediğiniz,
Karşınızdakinin duymak istediği,
duyduğu,
Anlamak istediği,
Anladığını sandığı,
Anladığı,
Arasında farklar vardır. Dolayısıyla insanların birbirini yanlış anlaması icin en az 9 olasılık vardır."

 Bu dokuz olasılığın kendi aralarında da farklar oluşur. Kısacası;

İki kişinin aynı anda, aynı kişiye bakışı bile farklı olup, farklı algılaması öyle doğaldır ki...
Tüm kavgaların, tartışmaların ana temelinde "düşünmek" yatar.
Hani Dekartes'in söyleminde olduğu gibi;

" Düşünüyorum, o halde varım."

Siz de bir hayata kısa da olsa mutlak dokunun.
Dokunun ki uzun süreli mutluluklar sizinle olsun.

Emine Pişiren/ Akçay